2.01.2016

Arap Abdullah'ı kızdıran Kel Hasan

 İkinci meşrutiyetten evvelki Abdulhamit devrinin namlı kabadayıları arasında bir Arap Abdullah varmış ki maazallah! On ikiler diye anılan Aksaray'lı kabadayıların elebaşısı, kuru, uzun boylu, kafası traşlı, elmacık kemikleri çıkık, yaz kış ayağında çizme, sırtında kukuletalı bir sako ile gezmekte. Belinde saldırması, çizmesinin kenarında bıçağı, elinde gümüş saplı kamçısı. Kendisi aslen Kürt'müş, Süleymaniyeli. Fakat yüzünün koyu esmerliğinden dolayı Arap lakabını takmışlar. Babası öldükten sonra büyük bir servete konuyor, fakat bütün bu mirası İstanbul'da hovardalıkla yiyip bitiriyor. Aksaray'daki bir kahvede ve Çukurçeşme'deki semai kahvesinde  etrafına dehşet saçanlardan. Avenesi ile beraber işi gücü kadın ve oğlan peşinde koşmakmış. Hakkında yazılanlar onu böyle anlatıyor. On ikiler, Arabın reisliğinde her gün bir vak'a çıkarmadan rahat edemiyorlar. Ev taşlamak, cam çerçeve kırmak, adam dövmek, vurmak, vuruşmak, gelenekleri ve cibiliyetleri iktizası. Buna rağmen, Arap Abdullah'ın sayısız suçları zabıtaca her zaman samanaltı edilmektedir. Çünkü kurnaz herif sarayın kilercibaşısına çatmış, o da Abdullah'ı Abdulhamit'e övmüş ve itimadını kazandırmış. Meşhur Fehim Paşa da bunu tutunca artık kim karşısına çıkabilir. Bir adam da öldürmüştür bir akşam Direklerarasında, öldürdüğü adam şehrin kendisinden daha korkunç, daha belalı, Çerkes mehmet isminde biri.İlk önce çerkes Mehmet Abdullah'a bıçkla saldırmış, fakat Abdullah daha atik davranarak onu oracıkta ölü oarak yere sermiş. Mahkemede de “müdaffa-i nefs” maddesine uyularak beraatine karar verilmiş. İşte Arap Abdullah böyle bir adam. Şimdi bunun Kel Hasan ile olan macerasını anlatayım. Bu macerayı bir gün, Alay Köşkündeki Güzel Sanatlar birliğinde misafir bulunan komik Naşit anlatmıştı da Arabın konuşmasını taklit ederek anlattığı bu hikayeyi dinleyen Vasfi Rıza Zobu bile gülmekten kırılmış, iskemlesinden yuvarlanır gibi de olmuştu. Artık anlayın.

 Efendim, bu hikaye şu; Bir Ramazan akşamı, devrin çok kibarlarından ve saraya mensuplarından biri birçok davetlileri arasında iftara Arap Abdullah ile Kel Hasan'ı da davet etmiş. Nedense, Arap Abdullah Hasan'ı tanımamış. İftar sofrasında nükteler savuran Kel Hasan'a ilk önce ev sahibi kendi eliyle ikramda bulunmuş, bunu gören Abdullah da “büyük bir adam bu Hasan Efendi” diyerek bütün yemek süresince Hasan'a yapmadığı ikram, dökmediği dil ve saygı kalmamış. Nihayet iftar bitiyor, Arap Abdullah da birisine soruyor: “Bu Hasan Efendi ne vazifededir?” Oyuncudur cevabını alınca şaşırıyor ve müthiş içerliyor.
Artık bıçaksız bir intikam alacaktır Kel Hasan'dan. Nasıl mı? Her akşam letafet apartmanı altındaki gazinoda pencerenin önünde oturup iftar saatini bekleyen hasan Efendiye kaldırımdan sesleniyor: “Nasılsın Kel Hasan Efendi”. Hasan Efendi sinir içersindedir. Bir değil, iki değil, her akşam böyle. Nihayet kendisini iftara çağıran o nüfuzlu zatın konağına giderek derdini anlatıyor. Onun bu şikayeti üstüne beyefendi de: “Merak etme Hasan Efendi, ben o Araba tenbih ederim, bir daha böyle bağıramaz, canı azar istemiş anlaşılan!” diyor. Gerçekten ertesi gün Arap Abdullah'ı çağırtarak bir daha ona “Kel Hasan diye bağırdığını duymayayım” diyor. Arap, “Başüstüne efendimiz” diyerek huzurundan çıkıyor. Şimdi yine o akşam Hasan Efendi yaz mevsimi olduğundan gazinonun penceresi önünde oturmuştur. İçi de rahattır, bir daha kendisine karşıdan “Kel Hasan” diye bağırmayacak o Arap. İşte Hasan Efendi bu iç rahatlığı ile sokağı ve gelip geçen piyasacıları seyrederken birdenbire karşı kaldırımda yine Arap Abdullah meydana çıkıyor ve bu sefer sesinin gücü yettiği kadar bağırıyor.
Kel Hasan Efendi... Kel Hasan Efendi... Beye söz verdim, bir daha sana Kel Hasan Efendi demiyeceğim!...
 Komik-i şehirin o andaki çehresini bir düşünmeli!

Halit Fahri Ozansoy – Eski İstanbul Ramazanları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme