25.10.2015

Eski Ramazanlar

Eski ramazanlar.. Tarih sahifelerinde, Hüseyin Rahmi'nin romanlarında, Ahmet Rasim'in fıkralarında kalan izler. O çağları hatırlayanlarda kimi bir hatırlayış, bir gülüş, bir bir şey... Bir alay gösteriş; yaşayışta bir değişme; gündüzleri kimine gizli oruç yeme süresi, kimine on bir ay yapmadığı şeyleri yapma süresi, namazını bırakmayanlar, Ramazan'da oruç tutup namaz kılan, daha bayram gecesi tesbihini duvara asıp seccadeyi düren bu bölüğe Ramazan müslümanları derlerdi.

 Gündüzleri akşama yakın, tiryakileri kızdırmak da pek revaçtaydı. Arkalarından boş teneke yuvarlamak, patlak fişek atmak, bağırmak, neler de neler.

 Beyoğlu'na çıkamayan, çarşaftakini seçemeyen gençlere, Ramazan geceleri bir zevk, bir neşe alemiydi. Direklerarası, hani olduğu gibi korunması, sağından solundan caddeler açılması gereken bir tarih parçası; evet, Direklerarası bugün sinemalardan çıkış saatlerinde Beyoğlu'nun kalabalığından daha da kalabalık olurdu. Bu kalabalığın içinde yol alamayan faytonlar, kupalar... neler diyorum ben? Bunları tarif gerek. Fayton hâlâ Konya'da var; körüklü, ön tarafı dar sedirli, arka tarafı koltukvari, dört kişilik çift atlı araba. Kupalar da Afyon'da son çağlarını yaşıyor. Küçücük bir oda gibi, her tarafı kapalı, iki yandan kapalı, kapıların üstü pencereli, oturma yerleri faytonunki gibi çift atlı arabalar. Bunlar, o insan selinin içinden akamazlardı. Fesleri yana eğik, perçemler kenarda düşük, kıvrık bıyıklı, sinek kaydı traşlı gençler, arabalardaki yaşmaklı, bukle bukle saçarı yaşmaktan fırlamış, yaşmağın tülü, göğüslere dek açık vücuda bir başka alım vermiş güzellere, küçücük fıskiyelerle levanta sıkarlar, "harf-endazlık" ederlerdi.

 Yaya gezen hanımların ardında, mutlaka bir yaşlı kadın bulunurdu; elinde de bir işkembe fener, yani kapanınca kat kat katlanan, açılınca geniş bir boruya dönen, üstü kulplu, içinde mum yanar muşamba fener, öbür elinde de bir koca şemsiye vardı o yaşlı kadının. Bu kadın, evin kahya kadınıydı. Vakti hâli daha yerinde olanların yanlarında Arap Bacı bulunurdu. Kaç genç, hanımefendiye harf attığından, levanta sıktığından, kahya kadından, Arap Bacıdan, kafasına şemsiye yemiştir, sormayın. İki taraflı özlem, tatmin edilemeyen, içte kalan isteklerin dışa vuruşu!...

 Karagöz, kukla, tiyatro, meddah. Bunların her birinin tarihini dile getirmek, hatta her birini zevk için değil fakat dünün, evvelki günün zevkini gözle görmek, kulakla işitmek için yürütmek, yıllık festivallerle seyirciye, yabancı turiste sunmak... Evet, evet ama nasıl, nice?.. Sözü dağıtmayalım, bütün bunlar Ramazan gecelerinde canlanırdı. Zevk ehline bayramdı Ramazan geceleri.

Abdulbaki Gölpınarlı, Ramazan geldi hoş geldi, Ataç Kitabevi, 1962.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme